angel's profile• İnsanların mutluluklar...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
12 September BİR MASAL GİBİFarz edin ki her sabah hesabınıza 86400 Amerikan Doları kredi veren bir bankanız var, ama bir günden diğerine hiç bakiye devretmiyor. Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye miktarı her aksam iptal ediliyor. Böyle bir durumda ne yapardınız? Tabii ki son kuruşuna kadar çekerdiniz!!!! Aslında, hepimizin böyle bir bankası var. Adı ZAMAN...
Her sabah ise, iyi şeylere yatırım yapmadığınız kısmini silip, hesabınıza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredi miktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor. Hergün size yeni bir hesap açıyor. Herakşam günün bakiyesini yakıyor. Eğer günlük depozitolarınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzla yasamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve basarî olarak geri dönsün. Zaman akıp gidiyor gününüzü gün etmeye bakin! BIR SENE' nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun. BIR AY' in değerini anlayabilmek için, prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun. BIR HAFTA' NiN değerini anlayabilmek için, haftalık derginin editörüne sorun. BIR DAKIKA' nin değerini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun. BIR SANIYE' nin değerini anlayabilmek için, bir kazayı kil payı atlatmış bir kişiye sorun. BIR MILISANIYE' nin değerini anlayabilmek için, olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun. Sahip olduğunuz her ani değerlendirin. Daha fazla değer verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanını harcamaya değecek kadar özel biriyle paylaştınız. Sunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez. Dün artik mazi oldu. Yarın ise muamma. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır. Dostlar nadide mücevherlerdir, şüphesiz. Sizi güldürür, başarı için cesaretlendirirler. Size kulak verir, sizinle övgü sözlerini paylaşır ve her zaman kalplerini size açmaya hazırdırlar. Dostlarınıza ne kadar değer verdiğinizi gösterin..."
İKİ GEZGİN MELEĞİN HİKAYESİ Sabah malikaneden ayrılan melekler, gece bastırınca bir kez daha kalacak yer bulmak umuduyla, bu defa çok fakir bir çiftçi ailesinin kapısını çalmışlar. Sabah güneş doğduğunda,melekler zavallı karı kocayı gözyaşları içinde bulmuşlar: Yegane geçim kaynakları olan tek inek de tarlalarının ortasında cansız yatmaktaymış. Genç Melek bu sefer iyice öfkelenerek Yaşlı Meleğe isyan etmiş: Bazı insanlar, Hayatımıza girerler Ve çabucak çıkarlar..
Angut un Sadakat ı
Herkesin haksız bir şekilde kullandığı bir ifadedir 'Angut'. Biri laftan anlamayınca, boş boş bakınca ya da aptallık edince hemen 'Angut musun?' der günümüzün insanı. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir sürü insan var ülkemizde. Özelliği nedir bilir misiniz? Angut kuşunun eşi öldüğü zaman yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun başucunda bekler. İşte bu canlının yaptığı en büyük 'Angut'luk budur. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir. Dişi olsun erkek olsun bütün Angut kuşlarının çok ürkek bir hayvan olmasına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz. Angut un Sadakati Hani derler ya 'Angut gibi bakmasana' diye... Keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine. Bundan sonra bazılarına 'Angut' demeden önce bir kere daha düşünün. Bir 'Angut' bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde... Hani diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa... "Onu", şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa... Yüreklilikle söylediğiniz... "Canım benim!.. dediğiniz... Telefonda bile saatlerce konustuğunuz, sıcacık biri... Özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... Cesur, sempatik, azimli, kararlı,.. Arayan, soran, "Seni özlüyorum"diyen biri. Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. Yanıltmaz! Anlayışla karşılar her şeyi... Hataları, günahları-sevapları her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla... bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur. O kendiliğinden çıka gelir zaten. Bir gün bir bakarsınız,karşınızda... Bir de bakmışsınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar,paylaşımlar... Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı,geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi,sadece ona anlatır olursunuz. Kadın, erkek fark etmez. Bir dost bulun! Ama gerçek olsun. Aradığınızda işinizi değil,sizi soran... Kötü gününüzde ev sahibi, iyigününüzde kiracınız olsun. Anlatsın, konuşsun, açık-seçik,korkmadan yaşasın.Güvensin! Cinsiyeti olmasın! Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban,bir ceylan kadar narin olsun. Doğruları söylesin. Gözleriyle ve kalpten konuşsun. Yaşasın! Doya doya yaşasın,doya doya yaşatsın. Beyninden değil, yüreğinden versin. "Olsun varsın!Paylaşırım." desin. Bir dostunuz olsun. Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın... Dost olsun! Ama... Gerçek bir dost..>Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken,
>ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir >kimlik vardır diyeacele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat >yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... >Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta >kutusu numarası vardı. Bir ipucubulabilmek belki biraz da merakımı >giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, >sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla >yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı >için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın >unutma, seni daimaseveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. >Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci >adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, >kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin >yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size >yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve >onlarKabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç >dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, >karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu >evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki >yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine >yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana >huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama >kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. >"Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 >dolar ve 60 yıl önceyazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak >için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi >Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı >çevirdim.. Ses;"Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyorduama >hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü >katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. >Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu >gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,"Bu >mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery >gibi yakışıklıydı.. Hani şumeşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok >küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. >"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin >lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufaksessizlik.. Bir derin nefes >daha.. "Ve onu hep sevdim.."İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan >gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." >Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni >karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse >bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O >sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay >Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem >tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, >koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar >asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni >ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra >sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında >kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum.""Hiçbirşey borçlu değilsiniz" >dedim. "Ama özür dilerim.İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu >okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.Hannah'yı da >buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, >lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun >telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."Elime sımsıkı sarıldı.. >"O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu >mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" >dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı >açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona >yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" >Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.."Michael" dedi, >Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." >"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..Bu sensin. Benim Michael'ım." >MichaelHannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma >geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.."Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, >yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır." >*** >Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. >Gelebilir miydim?Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah >şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. >Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı >olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… >Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin >ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl >önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığıyerden >nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız... HAYAT Şerefle Bitirilmesi gereken en ağır görev "HAYATTIR" Bu nedenle;
İNSANOĞLU BİR GÜN VİRGÜLÜ KAYBETTİ...İnsanoğlu bir gün virgülü kaybetti: Söyledikleri birbirine karıştı.
TAHTA ÇANAKLAREvde yaşayan yaşlı dedenin elleri o kadar titriyordu ki yemek yerken sürekli üstüne başına döküyor, sofra örtüsünü kirletiyor, tabak çanak kırıyordu. Son zamanlarda sofrada bu tür kazalar artınca bundan rahatsız olan anne ve baba bir çözüm düşündüler; Dedeye tahta çanak, kaşık-çatal alındı.
SİYAH İNCİM'e
MUSALLA TAŞIBir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı... Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"... Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım…Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu.. Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız... Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın..O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...kavrulsun yüreğiniz. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde un tüm ruhunuz...kendinizi...Orada, o musalla taşında düşünün seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım...Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per perişan... Koca çınar babacığım, duruşuylabelli belirsiz dualar okuyordu,o gözümden hala gitmeyen vakur ...Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını... Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.." diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...Bunları seyredip onlara "hayır .."ölmedim, burdayım demek istedim hayal olduğunu unutup...Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın...Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide... Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline...Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı..Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında..Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde... İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin...Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti..Ağlayacaktı aklına geldikçe..Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu.."hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de babasızdım...Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...Diyecek canı yanarak bir köşede...Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe?...O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana..Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti...Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne.. Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...Tek cümlesi takıldı o an içime; " Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..." Babam-annem,o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıylakahrolduğum güzel insanlar..Helaldi şüphesiz hakları...Bilerek hiç kırmamıştım onları...Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak...Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...Diğerlerine geçmiyorum... Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz..Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş“ diye... Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...Oysa ki yazarın amacı "Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini" göstermekti... Benim de öyle...Lafı çok uzattım farkındayım..Ama dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı..Ben o gün kurduğum o hayalle,canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM...Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim..Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti...Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı...İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence..Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın... LÜTFEN ARADA BİR,BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok...İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin..Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin...Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...Ve en önemlisi;VERDİĞİ-VERMEDİĞİ, ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A……CAN DÜNDAR
Koskoca bir bahçede demetler içinde bir papatya. Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş ak sakallı bahçıvana... Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla Saatlerce ilgilenmesini. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş... Sadece ona değsin makası,sadece ona gülsün dudakları. Kıskanıyormuş bahçıvanı kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden. Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını... Bir gün,Aşkı öyle büyümüş ki, papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş. Eğilivermiş boynu.toprağa bakıyormuş artık. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş ayaklarını görüyormuş. Buna da şükür diyormus. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek. Zaman akıp gidiyormuş. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. Ne var sanki boynumu kaldırsa bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.Yanıp tutuşuyormuş... Ve işte bir gün… Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış. İncecik bedenini ellerinin arasına almış. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş. Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı. Hâlâ göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye. Gelen giden yokmuş... Kahrından ölecekmiş papatya. Ama işte bir sabah hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış. Derin bir oh çekmiş. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş. Başka birisiymiş. Adamın elinde bir de makas varmış. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru ne güzel açmışsın sen öyle demiş. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış... Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini, O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış. Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş, Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, Ama onu aslında hep sevmiş. Papatya anlamış artık. Sevgi; emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini, teşekkür etmiş ona içinden. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık. Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan var olabileceğini .....
TrackbacksThe trackback URL for this entry is: http://kilangell.spaces.live.com/blog/cns!3D791B1FB0389348!1266.trak Weblogs that reference this entry
|
|
|